Atılgan Bayar kullanıcısının resmi
Atılgan Bayar

Erol

Karagümrük’ün kara sokaklarından geçip, o eski taş yapıdan sağ ayağımla içeri girdim. Kalbi aydınlatan bir zikir dergahın meydanını çoktan sarmalamıştı. Koluma girdi, avluya çıktık ve avludaki kilimin üzerine oturduk.

‘Seninle çalışmak istiyorum,’ dedi.

‘Olur,’ dedim.

Ne para, ne mesai, ne iş tanımı konuştuk. Yıl 2009’du. O yıl itibarıyla 22 yıllık dostluğumuz vardı.

Hem ayrıntı konuşmayacak kadar iyi tanıyorduk birbirimizi, hem de bir çok konuda çok farklı düşüncelerimiz olmasına rağmen, 22 yıllık bir dostluğu sürdürmüştük.

Tanıştığımız zaman 1980’lerin ortasıydı. Ben 15-16 yaşımda, o üniversite talebesi veya yeni mezun gibiydi.

O İslamcıydı, ben solcu.

O yoksuldu, ben yoksul.

Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin tütün kokan kubbesinin altında, binlerce çayı içimize dökmüş, sigara ve nargile dumanları arasında sabahlara kadar muhabbet etmiştik.

Onu hatırladığım ilk görüntüde yeşil bir takım elbise vardı üzerinde. O kadar yoksulduk ki, o yeşil takım elbiseyi belki aylarca hiç çıkartmamıştı.

Her ikimizin de büyük rüyaları vardı. İmanımız vardı, hamdolsun. Bir de memleket sevgisi.

O dumanlı kubbenin altında, onunla ilk taşıtığımız gün, ‘Büyük İnsanlar’ kategorisinden birisi ile tanıştığımı hemen anlamıştım.

Allah bana bu konuda çok cömert davrandı. Batılıların ‘larger than life’ dedikleri ömürleri olan dostlar verdi. Ufuk Güldemir ve Aytunç Altındal gibi, Erol Olçok da onlardan biriydi.

Tuhaf bir insandı elbette bütün dostlarım gibi.

Olmayan parasını infak eder, taşralı olmaktan hiç yüksünmez, bilakis bunu aristokrasinin suratına çarpıp, zihinsel bir üst aristokrasi imasında bulunurdu.

O reklamcı oldu.

Ben gazeteci. Ve sonra da danışman.

Dostluğumuz devam etti.

Erol’u AK Parti’ye mesafeli olduğum ilk dönemlerde de hayranlıkla izlerdim.

Daha 80’li yılların ortalarında, Türkiye’de yurtsever Kemalistler ile milli İslamcıların uzak kardeş oldukları, memleket söz konusu olduğu zaman muhakkak yan yana bulunacakları tezimi hep çok baştan çıkartıcı bulmuştu.

15 Temmuz sonrasını görseydi, Devlet’in bütün yurtsever ve milli unsurlarının yekvücut olduğunu görmek onu ne kadar bahtiyar ederdi tahmin edemezsiniz.

...

Reklamcı oldu. Ve epeyce para kazandı.

Ve ben sürekli kazadığı parayı infak ettiğine şahit oldum. Cümle yoksullar, yetimler, öksüzler, hastalar

Erol’un kapısını çalardı ve hiç biri eli boş dönmezdi.

O dağıttıkça, Allah ona daha fazlasını verdi.

Ergenekon Operasyonları sırasıydı... Ben Akşam Gazetesi’nde Cemaat’i eleştiren yazılar yazmaya başlamış, AK Parti ve kadrolarını gücümün yettiğince uyarmaya çalışıyordum.

Daha sık görüşmeye başladık.

Karagümrük’teki o dergahta buluşana kadar....

Sonra birlikte çalıştık. Ona ve ajansına ‘strateji danışmanı’ olarak 6 seçimde servis verdim.

Tahmin edersiniz ki, ikimizin de kişisel imajları yüzünden çok kolay olmadı bu işbirliği.

Pek çoğuna benim de şahit olduğum ‘şikayet’ telefonları aldı hakkımda. Şahit olmadığım konuşmalarda daha sert karşılıklar verdiğine eminim.

Yüce gönüllüydü. Ve güveni dinin bir emri olarak kabul ediyordu.

17-25 sürecinden itibaren bu sefer ‘sıkıştırılma’ sırası bendeydi. Erol dolayısıyla önüme konulan engelleri, inşallah şimdi onun mutlulukla hatırlayacağı şekilde bertaraf etmişimdir.

New York’un karlı sokaklarında gece toplantılarından, Tahran’ın baharat kokulu otellerine;

İslamabad’da terör tehdidi kırmızı seviyede iken yapılan toplantılardan, Lizbon dehlizlerine kadar, belki on yıllar sonra yazılabilir anılarımız oldu. Cumhurbaşkanı ve Başbakanlar ile yapılan toplantılardaki ahlaki tutumuna; çetin süreçlerde Reis’i muhafaza etmek için kendisini nasıl siper ettiğine çok defa şahit oldum.

En son 14 Temmuz’da buluştuk.

‘Yarın Roma’ya uçuyorum. Benimle gel, bir toplantım var, sonra biraz dinleniriz’ demiştim.

‘Aklım Roma’da kalacak ama gelemem. Sen git gel, Washington’da buluşalım,’ demişti. Ailesiyle bir Amerika gezisi yapmayı planlıyordu. O geziden sonra Washington’da buluşacak ve bir kaç yıldır planladığımız lobi şirketini kuracaktık.

15 Temmuz oldu. Ben Roma’daki ofisimde otururken ihanet harekete geçmişti. Haberler twitter’dan akmaya başladığı an Erol’u aradım.

‘Fethullahçı darbe olduğunu düşünüyorum. Ben dışarı çıkıyorum, seni de alayım,’ dedi.

Böyle olağanüstü durumlarda birlikte olurduk. Tıpkı Reis’i Tunus dönüşü havaalanında karşıladığımız gibi....

‘Abi Roma’dayım, unuttun mu,’ dedim.

Bir saat sonra canından çok sevdiği evladı ile şehadet haberini aldım.

Roma’nın bana ne kadar dar geldiğini tarife dilim yetmez. Ama daha kötüsü, ben bana dar gelmiştim.

Kendime sığmıyordum. Darbe başarılı olsa Türkiye’ye dönemez, dostumun mezarı başında bir dua edemezdim.

Daha sonraki günlerde, Erol benimle Roma’ya gelse ne olurdu; ben Roma’da olmasam, ne olurdu, sorularını kendi kendime sormaya bir son vermeyi çok zor öğrenecektim.

Erol, yavrusu ile birlikte şehid oldu.

Daha önce, Reis için herşeyini ortaya koyuşuna bir çok kez şahid olmuştum. Bu kez bedenini ortaya koymuştu.

Şehadet çağıran bir şeydi sanırım. Çeşitli otellerde rezervasyon odalarını check in yaparken değiştirebilecek kadar dikkatli Erol; o gün çıkıp tankların karşısına bedeniyle dikilmişti. İnsanların ölümünden sonra arkalarından güzelleme yapılmasından hiç hoşlanmam. O yüzden, Erol hayattayken arkasından söylediklerimi tekrar edeceğim: Tanıdığım en cömert insandı. Hiç tartışmasız bir dahiydi. Evet, bir reklam dehasıydı ama daha önemlisi, dünya tarihinin gördüğü en iyi ‘policy maker’lardan biriydi. Neyiniz varsa emanet edebileceğiniz kadar emin bir dosttu. Ve hepsinden önemlisi tertemiz bir mümindi.

Erol, yavrusuyla birlikte şehid oldu.

Ardından bir yazı yazabilecek kadar serin ancak şimdi hissediyorum kendimi.

Çorum’un köylülerinin, New York’un taksicilerinin, dervişlerin ve meczubların, ulusaşırı aristokrasinin başı sağolsun.

NY’da St. Regis’de Kissinger ile yemek yerkenki kişiliği ile Çorum’un Mecidiyekavak Köyü’nde namaz kılarkenki kişiliği zerre milim değişmeyen; Allah’ın bahşettiği o güzel kimlik ve kişilik ile her iki mekanda da nurlu zihni ve yüzüyle parlayan arkadaşımı Allah rahmetiyle sarmalasın.

Erol Olçak