Buradasınız

Atılgan Bayar kullanıcısının resmi
Atılgan Bayar

Terörle mücadelede nerede hata yapıyoruz?

Dün gibi hatırlıyorum. Arter Ajans’da seçim stratejisi toplantı masasında teklif ettiğim özetle şuydu: Terörle mücadele yalnızca güvenlik tedbirleriyle yapılmaz, bölücü teröre karşı, siyasetin görevi BİRLİK SİYASETİ üretmektir.

Sizlerin ‘Aynı’ şarkısıyla hatırladığı kampanyanın strateji kısmına böyle bir katkıda bulunmuştum.

Yine dün gibi hatırlıyorum. Cumhurbaşkanlığı Kampanyası Strateji toplantısında yine aynı masadaydık. Rakip analizleri yapılıyordu. Rakibimiz AK Parti veya MHP değil, rakibimiz (o zamanki adıyla) Cemaat, dedim.

Masadaki arkadaşlarımın bana delirmişim gibi baktıklarını hatırlıyorum.... Şöyle açtım: Madem bize saldıran Cemaat ve madem Cemaat CHP’ye tesir ediyor, MHP’ye tesir ediyor ve hatta AK Parti’ye tesir ediyor, o vakit rakibimizi millete gösterelim. Bu Cemaat’in bir toplumsal desteği yok. Tek başına bir anlamı yok. Ancak siyasi yapılarla girdiği symbiyotik ilişkilerde güç ve anlam kazanabiliyor. Onu ortaya çıkartalım. Diğer rakiplerimizi de anlamsızlaştıralım.

Hakikaten masadaki arkadaşlarımın büyük çoğunluğu delirmişim gibi bakıyorlardı. Erol (Olçok) hariç. 

Bu iki anıyı şu yüzden anlattım: Elbette ülkelerin ve siyasi partilerin Büyük Stratejileri vardır. Ancak, sahaya yeni oyunlar ve yeni oyuncular girdiği zaman, veya eskilerden biri aktive olduğu zaman stratejinin yeniden yazılması gerekir.

Bugün terörle mücadelemizi BİRLİK söylemi üzerinden yürütüyoruz. İyi ama, BİRLİK söylemi, terörün amacının BÖLMEK olduğu koşullarda işe yarar. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Birlik iyidir. Şarttır. Olmazsa olmazdır. Ama terörle mücadele koşullarında Birlik Siyaseti ancak PKK gibi bölücü terörle mücadelede bir panzehir olabilir.

Birlik, bölücü terörün amacını anlamsızlaştırır. Desteğini eksiltir. Örgüte katılımları düşürür. Milli Güç’ü maksimize ederek genelde milletin, özelde güvenlik güçlerinin moralini yükseltir.

Peki bir savaş metodu olarak terörle karşı karşıya kaldığımızda işe yarar mı? Milli Güç’ü maksimize etmesi ve güvenlik güçlerinin moralini yükseltmesi konusunda elbette güçlü bir silahtır. Ancak, karşınızdaki düşmanın öncelikli hedefi bölmek değilse?... Yani bölücü bir siyaset değil, atomize hücrelerle huzur ve güveni çökertmek, yani Devlet’i çökertmekse... Bu tür terörle savaşırken BİRLİK konsepti yeterli midir? 

Biz genelde terörü değerlendirirken, teröriste bakıp, basit ve ruh hastası haline getirilmiş cahil insanlar görüyoruz. 

Ancak terör, gerçeklikte, planlama süreçlerinin yanısıra hesaplanan etki alanları ve mesajları ile çok derin bir entelektüel faaliyettir. 

Küçük hücrelerin dünyadan haberi bile olmasa, kendi kör inançları doğrultusunda hareket etseler bile, yöneten akıl sosyoloji, psikoloji ve antropoloji üzerinde büyük işlemler yapar.

DAEŞ’den söz ettiğimi anladınız. DAEŞ ile FETÖ’nün çok önemli bir ortak noktası var. Basit şiddet ve zor diye gördüğümüz eylemleriyle aslında milletin anlam alanları ve anlam skalaları ile oynuyorlar. İstihbarat literatüründe aksiyoloji diye bilinen bilimden çok yüksek derecede faydalanıyorlar. Hem eylemci yetiştirirken, hem de eylemlerinin sonuçları itibarıyla, toplumun ve bireylerin değerler skalasını değiştirmeye çalışıyorlar. 

Örneğin her ikisi de İslam’ın radikalinin de, ılımlısının da tehlikeli olduğu mesajını yayıyor. Oysa her ikisi de İslam değil. Lobaratuvarda üretilmiş sentetik dinler. 

Örneğin her ikisi de Devlet’i çaresiz göstermeye çalışıyor. Devlet, karşısında konvansiyonel bir düşman varmış gibi güç berraklaştırdığında ise, açığa düşüyor. 

Yeni durumlara yeni stratejiler yazmak zorunludur. 

Benim, bu yazıda söyleyeceğim, BİRLİK SİYASETİ’nin PKK ile mücadelede çalışacağı ancak, DAEŞ ile mücadelede çalışmayacağı....

DAEŞ ile mücadelede milletin yapacağı pek büyük bir işlev yok. Beki şüphelileri ihbar eder falan ama hepsi neredeyse o kadar. Çünkü DAEŞ türü bir örgütün Türk milleti içerisinde karşılığı ihmal edilebilecek kadar küçük olacaktır.

O halde tezimi yazmaya çalışayım:

DAEŞ yoktur. DAEŞ diye bir örgüt gerçeklikte yoktur. Gerçeklikte karşı karşıya olduğumuz çeşitli ülkelerin ve istihbarat örgütlerinin savaş makinalarıdır. Bu makinalarla mücadele zorunludur ama bu mücadele ile zafer kazanılmaz. Bir makinayı imha ettiğinizde yerine yenisini üretirler. DAEŞ biter, MAEŞ başlar.

O halde, bu yeni tarz terör ile mücadele edilecek yer diplomasi ve istihbarat alanıdır.

Evet düpedüz bir sanallık ile karşı karşıyayız. 

Başlangıçta terörün entelektüel bir faaliyet olduğunu söylemiştim. Anti terör de, diplomasi de, istihbarat da entelektüel faaliyetlerdir.

Demek ki şimdi, güvenliğin yanına, ondan çok daha fazla oranda entelektüel inisiyatif koymak durumundayız.

Şöyle bir bakıyorum da... Geçtiğimiz bir kaç yılda, Türk medyasında entelektüel birikim tasfiye edildi. AK Parti’de entelektüel gücün sembolü Ahmet Davutoğlu PKK, FETÖ ve parti içi hırslarla itibarsızlaştırılmaya başlandı. Hakan Fidan üzerine büyük oyunlar oynandı. 

Acaba, diyorum, Devlette bir entelektüel zafiyet arzu ediliyor muydu?

Hani o ‘üst akıl’ dedikleri ‘düşman’ tarifi; acaba Türkiye’nin yeni dönemde entelektüel güce ihtiyacı olacağını biliyor ve o alanı boşaltıyor muydu?

Tezim şöyle: DAEŞ ile mücadele, DAEŞ’in olduğu yerde değil, dünya başkentlerindeki diplomatik süreçlerle kazanılır. Yanlış anlaşılmasın, Suriye’de olmamız zorunluluktur ama bu tek başına bizi zafere götürmez.

Ben pek sanmıyorum ama eş zamanlı olarak PKK türevleri için eğit-donat Amerika’dan çıkarsa, önümüzdeki denklem çok bilinmeyenli olacaktır. Çıkmazsa da PKK sahne almakta hevesli olacaktır. Biri bölücü, diğeri atomize olmak üzere İki koldan saldırı, Türkiye’yi PKK ile masaya oturmaya zorlamaya çalışacaktır. 

Türkiye diplomatik karargahlarını dünya başkentlerinde oluşturmak zorunda. Konvansiyonel büyükelçilerimizin maalesef tümünün yeterli olduğunu söyleyemeyeceğim.  Demek ki, bir Dışişleri reformuna ihtiyacımız var.