Buradasınız

Hasan Basri Karabey kullanıcısının resmi
Hasan Basri Karabey

Avrasya Gladyo'dan büyüktür

ABD - Türkiye ilişkileri kopma noktasına geldi. Bunun sorumlusu ekonomik olarak petrol ve silah lobilerine, ideolojik olarak hristiyanlığın son derece bağnaz bir yorumuna yaslanan ve çekirdeğinde ultra-siyonistlerin olduğu saldırgan neocon kliktir.

ABD siyasetinde etkinlik kazanmaları Nixon dönemine dek uzansa da, Sovyet Rusya’nın çökertilmesini sağladıkları efsanesi onlara büyük prestij, özgüven ve iktidar sağladı.

Sovyet Rusya, bürokratik yozlaşma yüzünden zaten içerden çürümüş bir devlet ve gücü gereğinden fazla abartılmış bir düşman olsa da efsane inşası açısından bunun pek önemi yoktu.

Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte ABD kendi küresel liderliğine dayanan “Yeni Dünya Düzeni”ni ilan etti. Ancak küresel liderlik ya da hegemonik güç olmak da öyle “olduk” demekle olabilecek bir şey değildi.

Bunun için en başta, “kapitalizmin kanı” olarak nitelenen petrolün, daha genel olarak enerji kaynaklarının, güzergahlarının ve piyasasının, özel olarak Ortadoğu’nun kontrol altına alınması gerekiyordu.

Körfez Savaşı’nın Doğu Bloku’nun çöküşüyle neredeyse eşzamanlı olarak başlatılmasının nedeni buydu.

Ve diğer bir kritik mücadele alanı Avrasya’ydı. Brezinski küresel hegemonyanın yolunun Avrasya hegemonyasından geçtiğine işaret ederken haklıydı.

ABD, “Avrasya’nın fethi”nde bölgeyle tarihi ve kültürel bağları olan Türkiye’nin kritik bir rol oynayabileceğini düşünüyordu.

Peki Türkiye’yi yönetenler ne düşünüyordu?

Türkiye’yi yönetenler, ABD stratejisine “yardımcı oyuncu” olarak dahil olunursa, bölgesel bir güç olma imkanı yakalanabileceğini ve bu sayede AB kapılarının Türkiye’ye açılabileceğini düşündüler ve bu düşünce etrafında neredeyse bir “milli mutabakat” sağladılar.

"Fettullahçılar", 1960’lardan beri ABD’nin güvenini kazanmış bir çevreydi. 70’lerin ortalarından beri Sovyet Rusya’yı İslami hareketlerle çevreleme siyaseti doğrultusunda devlete sızmaları teşvik edilmişti. Ve 90’lara gelene dek bunda kayda değer bir başarı ve eğitim alanında belli bir deneyim kazanmışlardı.

Burada sözü uzatmadan şöyle bir parantez açmak gerekli olabilir. Yukarda değindiğimiz nedenlerle Sovyet Rusya neoconları bile şaşırtan bir hızla çöktü. “Yeşil Kuşak”la çevreleme stratejisinin daha uzun süreceğini hesaplamışlardı ve bu strateji Türkiye’deki "katı laik vesayetçi" yapının değişmesini de zorunlu kılıyordu. Gülenciler bu “yeni Türkiye”nin laik elitlerinin yerini alacak “dindar elitleri” olabililirdi. Devlette kadrolaşmaya teşvik edilmelerinin nedeni buydu.

Yeni durumda bu grup Avrasya stratejisinin aparatı olarak kullanılabilir miydi? Kullanılabilirdi, kullanıldı da.

Bölgede ABD’nin isteği ve Türk Devleti’nin desteğiyle birbiri ardına okullar açmaya başladılar.

Nurettin Veren anlatıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başı ellerine tavsiye mektupları tutuşturuyor onlar da bu mektuplarla Türkiye’nin “yarı resmi temsilcileri” olarak bölge ülkelerinin kapılarını çalıyorlardı. Dost ve kardeş bir ülkeden gelen bu “iyiliksever gönüllülerin” önünde bütün kapılar açılıyordu.

Gülen'in "devlet büyüğü" muamelesi görmeye başladığı ve FETÖ’nün küresel arenaya çıktığı dönem bu dönemdir.  Kimsenin kimseyi kandırmasına da gerek yok. Ve bu devlet politikasıydı.

ABD'nin, "Avrasya hamlesi"ne, Rusya ve Çin gibi büyük bölge güçlerinin kayıtsız kalması düşünülemezdi.

Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) esas olarak bu amaçla, “büyük satranç oyunu”nda bir "karşı hamle" olarak kuruldu ve kısa sürede ciddi bir başarı sağladı.

ŞİÖ’nün başarısı, Türkiye’yi yönetenlerin, ABD’ye taşeronluk yaparak bölgesel güç olma hayalini de suya düşürmüş oldu.

Türkiye bunları tartışamadan. Özü itibarıyla "neocon-İsrail darbesi" olan 28 Şubat "post-modern darbesi" gündeme geldi. Türkiye-ABD “stratejik itttifakı”na bu kez İsrail de dahil olmuştu. Bu gelişme FETÖ’ye İsrail’in güçlü bağlantıları bulunan Afrika’nın kapılarını açsa da 28 Şubat rejimi ve bu üçlü "stratejik ittifak" da uzun ömürlü olamadı.

AK Parti’nin iktidara gelmesinin dengeleri değiştireceği belliydi. İlk kırılma 1 Mart tezkeresinin reddiyle yaşandı, taraflar erken gelen bu kırılmayı bir tür “yol kazası” olarak görme eğiliminde de olsa, 1 Mart "eski Türkiye"den kopuşun güçlü bir müjdecisiydi. Türkiye artık “taşeron” olmayacaktı.

Bu noktada akla şu soru gelecektir: Amerikancı FETÖ’nün bu yeni dönemle birlikte etkisizleşmesi gerekmez miydi?

Normal bir ülkede öyle olurdu ama Türkiye normal bir ülke olmadığı için öyle olmadı.

AK Parti, sistematik olarak devletten dışlanmış bir sosyolojiyi temsil ediyordu dolayısıyla iktidara geldiği andan itibaren -ve 14 yıl sonra hala bir ölçüde devam eden- yetişmiş kadro sıkıntısı vardı. Gülenciler ise çoktan devletin sinir sistemine yayılmıştı.

Bundan daha önemli olarak "ulusalcı-laik" güçler çeşitli yollarla AK Parti’yi devirme hevesine kapıldılar. Gülenciler de “laik darbe” tehdidini bilinçli olarak abarttı ve ustaca kullandı.

Dolayısıyla AK Parti ve Cemaat arasında isteksizce de olsa fiili bir koalisyon kurulmuş oldu.

Bu dönemin en kritik anı 2008’de açılan kapatma davasıydı. Dava Gülencilerin oyuyla düştü. Onlar bunu daha çok şey istemek için kullandılar ama 2008’de AK Parti kapatılmış olsa ne olurdu, bugün nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk onu da ayrıca düşünmek lazım.

Nihayet 2010 referandumunda “ulusalcı-laik vesayet” kırılınca AK Parti ve Gülenciler arasındaki çelişkiler de belirginleşmeye başladı.

Zaten 40 yıldır sızdığı devlet içinde büyük bir güce sahip bulunan, arkasına çok güçlü bir küresel network’ü alan ve devasa kaynaklara sahip FETÖ seçimle gelmiş hükümetten iktidarı kendisine teslim etmesini istiyordu.

MİT krizi, 17/25 Aralık gibi dönemeçlerden geçen bu mücadele 15 Temmuz’da kanlı bir askeri darbe girişimi olarak karşımıza çıktı ve halkımızın “ağır ellerini toprağa basıp doğrulmasıyla” birlikte püskürtüldü.

15 Temmuz sadece FETÖ’nün değil taşeron Amerikancılığın da yenilgisiydi.

Dışarda kara propaganda ve izolasyon, içerde FETÖ eliyle köşeye sıkıştırma gayretleri sonuçsuz kaldı,

Artık Türkiye “işbirlikçi-taşeron Amerikancılık”tan “bağımsızlaşma” yolunda çok daha kararlılıkla ilerliyordu.

Bunun ilk sonuçlarından biri Türkiye’nin ŞİÖ ile ilişkilere daha fazla önem vermesi oldu.

Türkiye artık Avrasya’ya hegemonyacı dış güçlerin içerdeki işbirlikçisi olarak değil, bir bölge ülkesi olarak yaklaşıyor. Bölge ülkelerine dostça el uzatıyordu.

Bu bir eksen değişikliği anlamına mı geliyor? 

Belki biraz öyle ama tam olarak öyle değil. Bu, "tek yönlü ve bağımlı" dış politikadan "çok yönlü ve dengeli" bir dış politikaya yöneliş olarak da görülebilir ki "denge siyaseti" aslında mesela Abdülhamid Osmanlısı’nın, Atatürk ve İnönü dönemi Cumhuriyet Türkiyesi’nin geleneksel poltikasıdır. Büyük altüst oluşların yaşandığı dönemlerde -örneğin II.Dünya savaşı yıllarında- Türkiye’yi savaşın yıkımından korumuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz günlerde kendi dönemlerinde “en devrimsel değişimlerin” dış politika alanında gerçekleştiğini vurguladı.

Tek boyutlu ve bağımlı dış politikadan kopuş, ustalıklı bir denge siyasetiyle taçlanabilirse bu saptamadaki iddia kendini kanıtlamış olur.  Türkiye bunu başarabilecek tarihsel birikimi ve dinamikleri olan bir ülkedir.

Son olarak Rusya’nın Ankara Büyükelçisi sayın Andrey Karlov’un, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isabetli tanımıyla “kalleşçe sırtından vurulması”, bütün bu resim içinde okunabilir.

Karlov’a sıkılan kurşun, bir yönüyle “bağımsızlaşan Türkiye”ye gözdağıdır. 

Türkiye-Rusya ilişkilerine ve hatta Avrasya’ya sıkılmıştır.

Tetikçisi kim olursa olsun Karlov suikasti bir Gladyo eylemidir. Türkiye bu saldırıya Gladyo örgütlenmelerini dağıtarak cevap vermelidir.

Ayrıca Türkiye, Rusya, Türkiye-Rusya dostluğu ve Avrasya, Gladyo’nun kurşunları ile sarsılmayacak kadar güçlü ve büyüktür.