Buradasınız

Hasan Basri Karabey kullanıcısının resmi
Hasan Basri Karabey

“Gezi’den beri…”

DOLMABAHÇE’deki terörist saldırının düzenlendiği gece televizyondan haberlere bakıyordum, bir yorumcunun “Gezi’den beri…” diye başlayan bir cümlesini duyunca gayri ihtiyari “yuh artık” dedim.

Aslında tek tek kişilere tepki göstermenin pek fazla bir anlamı yok. Söze “Gezi’den beri…” diye başlamak iktidara yakın çevrelerde bir tür alışkanlığa dönüşmüş durumda. 

Gezi Parkı eylemleri Cumhuriyet tarihinin en büyük eylemlerinden biriydi. Emniyet’in verdiği bilgiye Türkiye’nin hemen her yerinde 3 milyon 600 bin yurttaş Gezi protestolarına dahil oldu.

Gezi, “masum bir çevre eylemi” miydi, “hain bir darbe girişimi” mi?

“Parkı korumak” yönünde ilk etkinlikler çevreci gruplar tarafından başlatılmış olsa da Gezi, kısa süre içinde “çevre eylemi” olmanın çok ötesine taştı.

Gezi gibi büyük bir kitle eyleminden söz ediyorsak içinde farklı hatta birbirine zıt eğilimler barındırabileceğini kabul etmeliyiz.

Gezi içinde, eylemin, hükümeti istifaya zorlamak gibi ‘büyük’ bir hedefe yönelmesini isteyenler var mıydı? Vardı. 

Hükümetin istifasını istemek darbe girişimi sayılabilir mi? Belki “bunların meselesi park değilmiş” falan denebilir ama “hükümet istifa” sloganı atmak insanı ya da insanları kendiliğinden “darbeci” yapmaz.

Gezi patlak verdiğinde AK Parti, 11 yıldır iktidardaydı. Bu, 20 yaşında bir genç için çocukluğundan beri geçen bir süre.

Cumhuriyet tarihi boyunca titizlikle devlet ve iktidar mekanizmalarının dışında tutulmuş mütedeyyin Anadolu’nun desteğini alan AK Parti’nin iktidara gelmesi son tahlilde bir tür “normalleşme”ydi. 

Ancak bunun sancılı bir süreç olacağını tahmin etmek de zor değildi ki Türkiye aslında 90’lardan beri bu sancılı doğum sürecini yaşıyordu.

AK Parti iktidarının toplumun bir kesiminde sevinç yaratması kadar bir kesiminde endişe uyandırması da kaçınılmazdı.

Çoğunluğun demokratik mekanizmaları kullanarak iktidara yürümekte oluşu eski rejimin yönetici sınıflarını, kaçınılmaz sonu geciktirmek için “korku siyaseti”ne başvurmaya itti. Dolayısıyla sadece 2002’den beri değil 90’lardan beri genç kuşaklar korku siyaseti ikliminde büyüdü.

Bu arada, AK Parti yöneticileri de büyük oranda temelsiz bu korkuyu yatıştırmaya çalışmak yerine zaman zaman “kutuplaşma siyasetine” teslim oldular ve hatta yer yer “korkmakta haksız mıyız” dedirtecek söylemlerde ve icraatlarda bulundular.

Gezi eylemlerinden bir süre önce okuduğum ve üzüldüğüm bir haber hatırlıyorum. 20’lerinde bir genç “artık olup bitenlere daha fazla katlanamıyorum” gibi politik bir not bırakarak intihar etmişti.

Korku içindeyseniz, kendinizi yalnız ve çaresiz hissediyorsanız böyle bir umutsuzluğa sürüklenebilirsiniz. Kutuplaşmanın ve korku siyasetinin bizi getirdiği nokta buydu. 

Bir diğer seçenek ise size benzeyen insanlarla yan yana gelip sesinizi yükseltmek ve “korku”nun üstüne doğru yürümektir. İnsanlar ve toplumlar için sağlıklı olan budur.

Gezi ona dahil olan yüzbinlerce genç için buydu, korkunun üzerine yürüme eylemiydi.

Artık herkesin yorulduğu ve gençlerin parka girmek üzere olduğu saatlerde genç bir arkadaşım gözleri parlayarak “bu ülkeden çekip gitmeyi düşünüyordum, ama artık buradayım burası bizim de ülkemiz” demişti. Gençlerin hepsinin gözlerinde o pırıltıyı görmek, biber gazının genizleri yakan kokusu içinde bu umudun kokusunu da duymak mümkündü.

Öte yandan, korku ve endişeden söz etmişken bunun tek taraflı bir duygu olmadığının altını çizmek de gerekli olabilir.

AK Parti, 12 yıldır iktidardaydı ama bu yıllar boyunca kendini güvende hissetmedi. Refah Partisi hükümetinin post-modern bir darbeyle devrilişi akıllardaydı. Gezi’ye gelene dek de irili ufaklı bir dizi girişim olmuştu.

AK Parti'ye ve seçmen kitlesine de “bizi devirmek istiyorlar” endişesi hakimdi.

Böyle bir  endişe olmasa ihtimal Gezi’ye böylesine sert ve hatta ‘düşmanca’ yaklaşmak da söz konusu olmayabilirdi.

Ancak yine de AK Parti kitlesi Gezi eylemlerini büyük oranda sakince izlemekle yetindi. Aynı insanlar 15 Temmuz’da daha Cumhurbaşkanı’nın çağrısını bile duymadan tankların önüne dikildi. Bu bir ölçüde insanların hayali bir darbe ile gerçek bir darbe arasındaki farkı kendiliğinden idrak ettiğini gösteriyor.

Sonuç olarak, Gezi’nin gençleri darbe değil, yaşam tarzalarına saygı duyulmasını ve daha fazla özgürlük ve demokrasi istiyordu. O yüzden statükocu ulusalcılar kalabalık kortejlerine rağmen giderek marjinalleştiler, özgürlükçü gençler dağınıklıklarına rağmen ulusalcıların kemik kadrolarını bile kendi saflarına çekmeyi başardılar.

Üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen bugün hala “Gezi ruhu”nu canlı tutmaya çalışan epey bir insan var. Dayanışma kooperatifleri, takas pazarları, alternatif mekanlar, çok renkli ve sesli şenlikler, mahalle/park inisiyatifleri, tartışma toplulukları ve benzeri özgürlükçü ve dayanışmacı girişimler örgütlüyorlar.. Ulusalcılar için Gezi çoktan bitti ama özgürlükçüler için hala yaşamaya devam ediyor. Bu Gezi’nin “özünü” anlamak açısından anlamlı bir gösterge.

Türkiye, tam olarak 15 Temmuz 2016 gecesi darbe defterini kapattı. Bu demek değil ki bazıları darbe heveslerinden vazgeçecek, yeni girişimler olmayacak. Ama artık bunlar hayatta kalmayı başardığımız büyük depremin artçı sarsıntıları.

Artık ileriye doğru bakmamız gerekiyor. Gezi’nin gençleri de, 15 Temmuz’un gençleri de bu ülkenin geleceği. Kutuplaşmayı tırmandırmanın, birilerini “şeytanlaştırmanın” kimseye faydası yok, hepimize zararı var.

“Gezi’nin çapulcuları”-onlar da bu ifadeyi sahiplendiği için kullanıyorum- darbecilerle ve teröristlerle bir tutma saçmalığına izin vermeyelim. 

Türk, Kürt, Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Alevi, Sünni, dindar, laik.. gençlerimiz ve yurttaşlarımızın hepsi “memleketim” dediği bu ülke için aynı masanın etrafında oturup özgürce tartışabilecek, geleceğimiz için elbirliği ile emek harcayabilecek mi?

Bu hepimizin isteği.

İstediğimiz ve özlediğimiz Türkiye buysa, birbirimize ona göre yaklaşalım, ona göre davranalım. Faydasını hep birlikte göreceğiz...