Buradasınız

Hasan Basri Karabey kullanıcısının resmi
Hasan Basri Karabey

Selâmün aleyküm

Türkiye sosyalist hareketinin sembol isimlerinden Mihri Belli, onuruna düzenlenen anma gecesinde sahneye çıktığında, söze “Selamün aleyküm” diye başlamıştı. “Kapetan Kemal” ezber bozmayı seven bir insandı. Söze özellikle böyle başladığını da vurgulamıştı.

Anadolu’da  sokakta göz göze geldiğin insana Allah’ın selamını vermek, selam almak adab-ı muaşeret gereğidir. Büyük şehirlerde bu güzel geleneğin sadece sabah namazına giden Hacı amcalar tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz. Oysa selam saygıdır, berekettir, töremizdir.

Bu satırların yazarı elhamdülillah sosyalisttir. Burada da dilimiz döndüğünce memleket ve dünya meselelerine ‘soldan’ bakmaya çalışacağız.

‘Sol’ lafının bazı okurların zihninde hoş çağrışımları olmayabileceğini tahmin edebiliyorum. Bu özellikle kendine solcu diyen bazı insanların ve çevrelerin tutumlarından kaynaklanıyor. Batı’da ırkçı partilerden duymaya alışık olduğumuz en pespaye İslam düşmanı söylemlerin memleketimizde kendilerine 'solcu' diyenler tarafından ağızlara sakız edildiğini görebiliyoruz. Bu ‘sol’un değil, onların ayıbıdır. İslama ve Müslümanlara karşı küresel çapta -ve evet elbette emperyalist laboratuvarlarda üretilmiş- devasa bir saldırı söz konusuyken, bunun bir parçası olabilmeyi içlerine sindirebiliyorlarsa bu gerçekten onların sorunu. Bu biraz da, Ortaçağ ya da faşist rejimlerin yükseldiği iki savaş arası dönemi Avrupasında Yahudi karşıtı olmaya benziyor. Küresel ölçekte bugün anti-semitizm yerini İslam düşmanlığına bırakmıştır. Geçtik solu, solculuğu vicdan sahibi hiç bir insan buna kayıtsız kalamaz.

“Ama Türkiye her geçen gün İslami bir rejime doğru gidiyor.. Bundan endişe duyuyoruz” deniyor.

Öyle mi acaba?

Yoksa Türkiye “normalleşiyor” olabilir mi?

Büyük oranda “Kemalizm’in bir fraksiyonu” olarak değerlendirebileceğimiz Türk solu, tarihi 1923’ten başlatıyor, idealinde dayakla laikleştirilmiş tek parti dönemi Türkiyesi var. Oradan her türlü ‘sapmayı’ gericiliğin hortlayışı olarak görüyor.

“Laiklik”, Kemalizm’in icadı olan bir şey değil. Osmanlı da büyük oranda laikti ama bu tepeden ve zorla dayatılmış bir laiklik değil hayatın doğal akışı içinde gelişmiş bir olguydu.

Türkiye’de 100 yıldır “hayatın doğal akışı” kesintiye uğratıldı.

Demokrasiyi anlamsızlaştıran, sınırları kalın kırmızı çizgilerle belirlenmiş bir vesayet rejimi söz konusuydu.

Çok partili hayata geçişle birlikte başlayan bu rejimi aşma girişimleri darbelerle kadük bırakıldı ama en nihayetinde tarihin akışını ilelebet değiştirmek mümkün olmuyor, su akıyor yatağını buluyor.

Öyle de oldu.

Önce Kemalist-bürokratik-militarist vesayet rejimi aşıldı, bu arada Gülenizm denen başka bir vesayet odağının devletin sinir sistemini neredeyse ele geçirmiş olduğu ortaya çıktı en nihayetinde 15 Temmuz’da o da aşıldı.

Türkiye, bugün evrensel anlamda demokrasiye dünden ve önceki günden çok daha yakın bir toplum. Yurttaşlar inançlarını daha özgürce yaşıyor, Müslümanlar ve İslam kamusal alanda daha görünür hale geliyor ama öbür taraftan enerjik bir sivil toplum ve işleyen bir demokrasi var.

Bu “yeni Türkiye”dir. 

Marx sosyalizmin “cennet” olmadığını anlatmak için bebek metaforunu kullanırdı, “yeni bir toplum tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi annesinin kanını üstünde taşır” derdi. Bu yönüyle “yeni Türkiye” aslında “doğmuş” da değil, uzun ve sancılı bir doğum sürecindeyiz henüz.

'Yeni Türkiye' doğacaktır. “Yeni demokrasi”nin sağ ve sol kanadı olacaktır. Çünkü tek kanatlı kuş uçamaz.

Öyleyse bu ‘doğum’u nasıl sağlıkla gerçekleştirebiliriz ve nasıl özgürlükçü bir laiklik ve sağlam demokrasi kurabiliriz. Bunlara kafa yormak lazım..

Çünkü sadece biz değil, bütün bir bölge, bütün İslam alemi ve hatta mazlum dünya doğacak olan bebeği dört gözle bekliyor.

Biz de bu köşeyi onun maceralarına ayıralım.