Buradasınız

Hasan Basri Karabey kullanıcısının resmi
Hasan Basri Karabey

Suriye politikası: Doğrular, yanlışlar ve görevler

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş'un, Hürriyet’ten Hande Fırat’a verdiği mülakatta “Baştan beri Suriye politikasının büyük yanlışlarla dolu olduğuna inananlardanım” sözleri ilgi çekti ve tartışma yarattı. 

Kökleri Osmanlı İmparatorluğu’nun çöktüğü günlere dayansa da "Suriye meselesi",  Arap Baharı eylemlerinden itibaren güncelleşti.

2010 yılının son günlerinde Tunus’ta başlayan Arap Baharı eylemleri, Mısır, Cezayir, Fas, Libya, Ürdün, Suriye, Bahreyn ve Yemen gibi Arap coğrafyasının farklı devletlerine hızla yayıldı.

Baas rejiminin Mart 2011’de başlayan Suriye Baharı’na tepkisi acımasız sertlikte oldu ilk gösterilerde 100 kişi hayatını kaybetti.

Aynı yılın Ağustos ayında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Beşar Esad ile görüştü ve reform sözü aldı. Ancak bu sözler havada kaldı. 

"Demokratik bir Suriye" isteyenlerin önünde şimdi iki seçenek vardı: Rejime boyun eğmek ya da silahlı direniş örgütlemek.

Türkiye, muhalefet güçlerinin biraraya getirilmesi için çaba harcadı ve Özgür Suriye Ordusu’nun kuruluşuna destek verdi.

“Baştan beri yapılan büyük yanlışlardan” söz ediyorsak şu soruların cevabını vermemiz gerekiyor: 

Arap halk kitlelerinin Ortadoğu’daki çarpık ve adaletsiz statükonun ve baskı rejimlerinin değişmesi yönündeki isteği haksız mıydı? Arap Baharı’na gözlerimizi mi kapamalıydık? Suriye’de rejim demokratik değişim güçlerine saldırdığında onları kaderleriyle baş başa bırakmalı, ‘otoriteye itaat edin’ mi demeliydik?

Suriye'de ve Ortadoğu’da demokratik değişim sahici ve ivedi bir ihtiyaç.

Demokratik değişimin, "dışardan ve yukardan müdahale" ile gerçekleşemeyeceği, ABD’nin Irak’ı işgalinin gösterdiği gibi bilakis sorunları daha içinden çıkılamaz hale getirdiği de ortada.

Öyleyse, "değişimin kitlelerin demokratik eylemiyle gerçekleşmesi" anlamına gelen Arap Baharı doğru, gerçekçi ve desteklenmesi gereken bir seçenekti. 

Türkiye’nin demokratik değişim isteğini ve güçlerini desteklemesi yanlış değildi.

Esad, azınlık rejimini ve hanedanlığını değil ülkesinin iyiliğini düşünen bir lider olsa demokrasiye sancısız bir geçiş söz konusu olabilirdi.

Rusya ve Çin uluslararası toplumun yaptırım girişimlerini kadük bırakmasa Esad rejimi, değişime böylesine kanlı bir direnç gösterme şansı bulamayabilirdi...

Peki Türkiye’nin "yanlışları" ya da "hataları" neredeydi?

Hükümette Esad’ın kısa sürede devrilebileceği fikri hakimdi. Bu gerçekçi bir değerlendirme değildi. İran ve Rusya’nın rejimi ayakta tutmak için elinden geleni yapacağı yeterince hesaba katılmamıştı.

Buna bağlı olarak iç savaşın uzamasının ortaya başka komplikasyonlar çıkarabileceği de öngörülememiş oldu. DEAŞ’ın Nisan 2013’te Suriye’deki varlığını ilan etmesi ve “yıldırım savaşı” diyebileceğimiz bir hızla muhaliflerin kontrolündeki pek çok bölgeyi ele geçirmesi böyle bir gelişmeydi.

Bunların yanısıra ve daha da önemli olarak, Batılı müttefiklerin ikircikli tutumlar takınabileceği hatta Suriye’ye yönelik "gizli ajandaları" olabileceği realitesiyle epey geç yüzleşildi.

2014 yılı başında Suriye Kürtleri, Cezire, Kobani ve Afrin’de kantonlar kurduklarını ilan ettiler. Aynı günlerde DEAŞ da büyük ilerlemeler kaydediyordu, Haziran'a gelindiğinde alan hakimiyetini neredeyse ikiye katlamıştı. Eylül’de Kobani’ye yöneldiler ve Kobani neredeyse düşme noktasına geldi. ABD’nin yoğun hava saldırılarıyla verdiği destekle DEAŞ püskürtüldü. Kobani’nin düşmemesi için Türkiye’nin de belli oranda destek verdiğini not etmekte fayda var.

Haziran 2015’te DEAŞ, Arap-Türkmen bölgesi Tel Abyad’ı YPG’ye bırakarak çekildi. Cezire ve Kobani ‘kantonları’ böylece birleşmiş oluyordu.

Bu durum, “Akdeniz’e açılacak bir enerji koridoru hedefleniyor” endişelerini artırdı.

Mayıs 2016’da YPG doğal sınır olan Fırat Nehri’ni geçerek Münbiç’e yöneldi ve ele geçirdi. Bu gelişme, ABD, İsrail ve AB’nin, "Kürtleri yayılmacılığa teşvik ederek, bir enerji koridoru oluşturma" hedefi taşıdığını açıkça ortaya koymuş oldu.

Kürt güçlerinin ilerlemeye başladığı Haziran 2015’le -aynı günlerde Türkiye’de seçimler de yaşanmıştı- “Fırat Kalkanı” harekatını başlattığı Ağustos 2016 arasında geçen sürede Türkiye’de birbiri ardına sarsıcı gelişmeler yaşandı. Önce “hendek savaşları” gündeme geldi ardından 15 Temmuz’da arkasında “koridorcular”ın olduğundan şüphe duyulmayan FETÖ’cü bir darbe girişimi.

Darbe girişiminin püskürtülmesi devlet bürokrasisi içindeki, "tampon bölge kurulması için Suriye’ye girilmesi gerektiği" fikrine ayak sürüyen Amerikancı-İsrailci eğilimin de yenilgisi anlamına geliyordu. Fırat Kalkanı harekatı biraz da bu eğilim yenildiği için hayata geçirilebildi. 

Batılı “müttefik”lerin Türkiye’nin "arkasından iş çevirmesi", koridoru hayata geçirebilmek için ülkeyi istikrarsızlaştırmaya, paralize etmeye çalışması ve hatta darbe örgütlemekten kaçınmamasının sonucu Türkiye-Rusya-İran yakınlaşması oldu.

Bir gün öncesinde Ankara’da Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov hain bir suikaste kurban gitmiş olsa da Türkiye, Rusya ve İran, Astana’da buluşarak ateşkes ve barış sürecinin başlatılması konusunda anlaştılar. 

Böylece Türkiye’nin Suriye politikası olayların başladığı andakinden başka bir noktaya evrilmiş oldu.

Altı yıl sonra bugün gelinen noktada Türkiye, neredeyse 2010’daki statükoya razı olmuş gibi görünüyor. Öte yandan El Bab’ın kurtarılmasıyla birlikte baştan beri istenen “tampon bölge” hedefine ulaşılmış, dolayısıyla "koridor projesi" de büyük oranda boşa düşürülmüş olacak.

Altı yıllık Suriye iç savaşı özellikle Ortadoğu coğrafyasında siyasetin ne kadar hassas ve kaygan bir zeminde yapıldığını bir kez daha göstermiş oldu. Suriye’nin kritik jeopolitik konumu dünyanın ve bölgenin neredeyse bütün güçlerini şu ya da bu şekilde savaşa dahil etti.

Özetle Türkiye, Suriye’de hızlı ve sancısız bir demokratik değişim için ‘idealist bir inisiyatif" göstermek isterken, deyim yerindeyse “evdeki hesap çarşıya uymadı” kendini sancılı bir sürecin içinde bulmuş oldu. Felaketle sonuçlanabilecek bu süreç biraz da Türkiye halkının basireti ve direnci sayesinde felaketle sonuçlanmadan hatta kısmi başarılar da içeren “reel politik” başka bir noktaya evrildi.

Öte yandan Suriye’de demokratik değişim isteyen güçler açısından gelinen noktanın pek iç açıcı olmadığı da ortada. 

Öyleyse şu noktada geçmişe dönük yapıcı olmayan tartışmalara dalmaktansa şu ‘moment’ten itibaren nasıl ilerlenebileceğine kafa yormak ve tartışmak daha mantıklı olabilir.

“Koridor projesi” ABD için stratejik bir hedef değildi Neocon-Siyonist klik, Türkiye’yi kaybetme pahasına bu "çılgın proje"yi dayattı. Önümüzdeki dönemde hem koridor projesinin boşa çıkarılmış olması hem de ABD’deki yönetim değişikliği Batı blokuyla Türkiye arasındaki gerilimin yumuşaması hatta bir tür normalleşme yaşanmasının önünü açabilir. Türkiye’nin normalleşme yönünde atılacak adımlara karşılık vermesi hem kendi hem de Suriye demokratik muhalefetinin hareket alanını genişletecektir. Zaten gerilim Türkiye’nin istediği değil ona dayatılan bir şeydi. Ve gelinen noktada gerilimin aşılması aslında Batı bloku açısından daha fazla önem taşıyor. Gerilim aşılabilirse Türkiye Batılı ülkeleri de kapsayan bir mekik diplomasisi işletebilir bunun da Suriye’de adil ve kalıcı bir barışa katkısı olabilir.

Kürt güçlerinin Fırat’ın doğusuna çekilmesi ve yayılmacı siyaseti terk etmesi barış sürecine onların da dahil olmasının önünü açabilir, böyle bir gelişme barış çabalarını daha da güçlendirir. Ayrıca Türkiye siyasetinde de ciddi bir yumuşamanın önünü açabilir.

Hepsinden önemlisi “nasıl bir Suriye” istediğimizin şekillenmesi. Osmanlı bakiyesi olarak Suriye, farklı etnik, dinsel ve mezhepsel kesimleri içinde barındıran çok renkli bir toplum ancak öte yandan kaynaşmış bir toplum da değil topluluklar genellikle belli coğrafyalarda yoğunlaşmış durumda. Birleşikliğini ancak bölgelere özerklik tanıyan ve eşit haklılığa dayanan demokratik bir siyasal sistemle sürdürebilir.

Dolayısıyla Baas rejimi bütünüyle tasfiye edilmek ve yeni bir Suriye kurulmak zorundadır. "Esad’ın yerine başka bir Alevi isim" geçirmek gibi “pansuman tedbirleri” çözüm olmaz, önemli olan Baas devlet aygıtının dağıtılmasıdır.

Ayrıca Lübnan’da ve Irak’ta denenen, örneğin başbakanlığı bir etnik gruba, cumhurbaşkanlığını başka bir etnik gruba paylaştırmak gibi modern demokrasilerde örneği olmayan çözümlerin de işe yaramayacağının farkında olmak gerekir. Zaten bu formülasyon Lübnan’da da Irak’ta da işe yaramıyor.

Yapılması gereken ateşkesi kalıcılaştırmak, barışı tesis etmek, kurucu meclis için özgür seçimleri gerçekleştirmek ve bu meclis tarafından yazılacak özgürlükçü demokratik bir anayasayı referanduma sunmaktır.

Bunların hiçbiri gerçekleştirilemez hedefler değil. Bütün yaşananlara rağmen Türkiye barış sürecine öncülük eden iki ülkeden biri haline geldi. Tezlerini netleştirerek ve ittifaklar kurarak adil, demokratik ve kalıcı bir barışın tesisi için kritik rol oynayabilir. Sanırım şimdi yoğunlaşmamız gereken hedef bu.