Buradasınız

Hasan Basri Karabey kullanıcısının resmi
Hasan Basri Karabey

Trump’ın ‘büyük Amerika’sı ya da hegemonyanın çöküşü

Donald Trump’ın ABD Başkanlık seçiminde elde ettiği başarı özellikle liberal-sol çevrelerde soğuk duş etkisi yarattı.

Kampanyası boyunca ırkçılığın sınırlarında dolaşan bir dil kullanan Trump'ın nasıl bir başkan olacağı merakla bekleniyor.

Trump’ın kampanya sloganı “Make America Great Again”, “Amerika’yı yeniden büyük yap” şeklindeydi.

ABD yeniden “büyük” olabilir mi? Yoksa gerçekte Trump iktidarı “büyük Amerika” için sonun başlangıcı mı?

Trump, kampanyası boyunca, korumacı ekonomi politikaları uygulayacağını vurguladı, NATO'ya eleştirel yaklaştığını gizlemedi ve ABD'nin neden hep liderlik rolü üstlenmek zorunda kaldığından yakındı. 

Koltuğa oturduktan sonra yaklaşımını değiştirmezse Trump’ın ABD’si, duvarlarla çevrili, görece olarak daha içine kapalı, küresel sistemi dizayn etme konusunda daha az heveli bir Amerika olacak gibi görünüyor.

Oysa daha 20-25 yıl önce ABD, tek patronun kendisi olduğu bir “Yeni Dünya Düzeni’nden söz ediyordu. Hatta Negri gibi “Amerikan imparatorluğu” üzerine kalın kitaplar yazan solcu yazarlar vardı.

Tek kutuplu bir dünya düzeni gerçekte hayaldi. Öyleyse belki şöyle söylesek yanlış olmayacak, Trump’ın iktidara gelişi her şeyden önce “imparatorluk” hayalinin suya düşüşünün kabulü, “Yeni Dünya Düzeni”nin fiilen sonudur.

***

“Hegemonya” siyasi literatüre İtalyan Marksist Antonio Gramsci’nin kazandırdığı bir kavram, sonraki yıllarda bu kavram popülerleşerek uluslararası ilişkilerde merkezi bir yer edindi. Aslında kavramın uzun bir tarihi var. ‘Hegemon’ Antik Yunan’da ‘lider’, ‘hegemonya’ ise “bir şehir devletinin diğer şehir devletleri üzerindeki üstünlüğü” anlamında kullanılıyordu. “Eşitler arasındaki birinci” ya da daha isabetli olarak “oyunun kurallarını belirleyen oyuncu” diyebiliriz. Bunun sadece “zor” ve “baskı”yla değil aynı zamanda “ikna” ve “rıza” ile kurulmuş bir ilişki olduğunu belirtmeliyiz.

Modern dünya sisteminin ilk hegemonik gücü İngiltere’ydi. Hegemon konumunu 18. yüzyıl’dan 1945’lere kadar korumayı başardı. 20. yüzyıla gelirken İngiltere’nin hegemonik konumu zayıflamaya başlamıştı, Almanya ve ABD yeni halef olabilmek için mücadele içindeydi. II. Dünya Savaşı ertesinde Almanya çökerken ABD rakipsiz hegemonik güç olarak ortaya çıktı.

Hegemonik güç olmanın bugünlerde Trump’ın yakındığı çeşitli maliyetleri olsa da sayısız avantajı vardır. Örneğin en basitinden ABD, doların küresel hakimiyetini bu sayede kurabilmişti.

Kapitalizm bir yandan "merkezileşme" eğilimi içinde olan bir sistemken bir yandan ulus-devletler ve küresel şirketler arasında kıran kırana rekabeti, yani "çok kutupluluğu" da içerir. 

20. Yüzyıl başına gelindiğinde Avrupalı büyük kapitalist-emperyalist devletler dünyanın geri kalanını büyük oranda sömürgeleştirmişti. Sömürgelerin "yeniden paylaşımı" ve "dünyanın lideri" olmak için iki büyük savaşa tutuştular birbirlerini karşılıklı yıkıma sürüklediler. Bu arada ortaya büyükçe bir de “komünist blok” çıkmış oldu.

Antik Yunan şehir devletleri Pers tehdidini savuşturmak için Atina’nın hegemonyasını kabul etmek durumunda kalmıştı. Benzer şekilde “kapitalist Batı”, Komünizm tehdidine karşı ABD’nin hegemonyasını kabul etmek durumunda kaldı. Ancak öte yandan bu rızanın en güçlü anlarında bile çok kutupluluk bir eğilimi olarak gelişiyordu.

Bu yönüyle Doğu Bloku’nun çöküşü ABD yönetici elitine “imparatorluk” hayalleri kurdursa da, aslında hegemonya ilişkisinde yeni bir dönemin başlangıcıydı.

Üstelik bu yeni dünyada kapitalizm, artık Batı’nın tekelinde olan bir şey de değildi, Asya’da yeni kapitalist merkezler ortaya çıkıyor, daha önemlisi Çin devasa güçleriyle sisteme dahil oluyordu. Rusya da çok geçmeden kendini toparladı güçlü bir aktör olarak oyuna döndü.

ABD orantısız hegemonyası, “aşırılıklar çağı”nın bir sonucu olarak doğmuş, gelişmiş ve büyük avantajlar sağlayarak onu bir "süper güce" dönüştürmüştü ama bunu sonsuza kadar sürdürmek de mümkün değildi.

Özetle Trump, ABD’yi yeniden “büyük yapma” sloganıyla iktidara gelirken, onun zaferi aslında ironik bir şekilde ABD’nin “en büyük” olduğu çağın kapandığına işaret ediyor.

Artık çok kutuplu bir dünyadayız ve ABD bu dünyanın “hegemon”u değil, büyük güçlerinden biri.

ABD hegemonyasının çöküşü ve ABD’nin bu yeni durumu bir şekilde kabullenmesi ve bu maliyetli iddiayı daha fazla sürdürmek istememesinin sonuçları olacak.

Tarihi eğilimlere baktığımızda büyük güçlerin önce kendi “yaşam alanları” olarak gördükleri bölgelerde etkinlik kazanmak için mücadele edeceğini, bu konuda artık kendilerini daha rahat hissedebileceğini öngörebiliriz. Muhtemelen kimi geçici, kimi kalıcı bloklaşmalar da gündeme gelebilecek, belirli bir aşamada bloklar arası sürtüşmeler ve mücadeleler söz konusu olabilecektir. Söylemeye dilimiz varmasa da bu bloklaşma ve çatışma eğiliminin dünyayı, yıkıcılığı ilk ikisiyle kıyaslanmayacak bir küresel savaşa süreklemesi de ihtimal dışı değil.

Yazıyı uzatıp sıkmadan belki şunu da eklemek yerinde olabilir. Türkiye neredeyse ABD hegemonyasının tesis edildiği ilk anlardan itibaren ABD güdümü altına girmiş, deyim yerindeyse kaderini onun kaderine bağlamıştı. Lüzumundan ziyadesiyle fazla Amerikancılık Türkiye’ye fayda sağlamadı, zarar verdi.

ABD hegemonyasının dağılışı hem Türkiye’ye hareket alanı açabilir ve ayakları üzerine dikilmesi için fırsatlar sunabilir hem de Amerikancılık yüzünden mesafeli durduğu güçlerle ilişkilerini geliştirmesine imkanlar sağlayabilir.

Özetin özeti, Türkiye, “çok kutuplu” yeni dünyada, artık çok boyutlu, incelikli ve dengeli bir dış politika geliştirmek ve sürdürmek zorunda. Trump'ın gelişi bu gerçeğin bir kez daha altını çiziyor.