Buradasınız

Sadık Şanlı kullanıcısının resmi
Sadık Şanlı

Darbe iması neyin işareti?

Türkiye’de 1960’da gerçekleşen askeri darbeyle birlikte, ‘Amerikancılık’ devletin ve ordunun kılcal damarlarına sızdı.

1971 ve 1980’de ise bu durum daha güçlü şekilde tahkim edildi.

Her biri Batı’ya göbekten bağlı klikler, güç odakları, gladiolar oluştu, devlet kendi içinde on parçaya bölündü.

O tarihten itibaren de, hiçbir vakit kendi kaderimize bırakılmadık.

Sovyet Bloğu’nun devlet üzerindeki etkisinin neredeyse sıfırlandığı, Amerikancılığın ‘köpeksiz köyde değneksiz gezdiği’ yıllardı.

Üzerimizde her türlü siyasi ve toplumsal mühendisliği uygulayabilecek tüm imkânlara ve hareket alanına sahiplerdi.

Sağda, solda, dini gruplar arasında gelecekte kendileri adına iş görecek her türlü yapıyı palazlandırmaya başlamışlardı.   

Bu sebeple, Amerikan hegemonyasıyla geçirdiğimiz Soğuk Savaş yıllarının ‘türedi’ yapıları ve aktörlerine emperyalizm, ABD-NATO karşıtı söylemler ve politikalar üretseler, dini ve milli argümanlar kullansalar dahi hep kuşkuyla yaklaştım.

Zira bu türden kerameti kendinden menkul yapılar ve aktörler, doğrudan iktidara talip olmayan, bir köşede kendi gündemine odaklanarak, günü geldiğinde Batı taşeronluğu üstlenmek üzere elitist yetiştiren yapılardı.

Toplumun doğrudan kendisine değil, devleti yönetecek sivil-asker bürokrat seçkinlerini yetiştirmeye taliplerdi.

İşleri rütbeli asker, polis, hakim-savcı, istihbaratçı, akademisyen-öğretmen kadrolarıylaydı.

Medyaları, bolca gazetecileri ve sanatın her alanından müntesipleri yahut muhipleri olageldi.

Takiyye belirgin karakterleriydi. İyi kamufle oluyorlardı. Özellikle ‘günü gelince harekete geçecek’ operasyonel güçlerini oluşturan ve ‘hususi’ olarak gördükleri asker, polis ve istihbaratçı kadrolarını iyi gizliyorlardı.

Makyavelistlikleri ve pragmatistlikleri ise Machiavelli’e, William James’e, George Herbert Mead’e dahi rahmet okutacak düzeydeydi.

Yolculuğa nerede, hangi söylemlerle başladıkları ve son noktada hangi limana demirlediklerine bakmak dahi bu türden yapıları ve arkalarındaki aktörleri görmek adına yeterliydi.  

Öyle ki, gizli ajandalarını uygulayabilmek, aldıkları ihaleleri tamamlayabilmek adına hoşgörünün, adaletin her anlamda özenle içini boşaltan, bol liberal değerler ve demokrasi soslu söylemlerini tam karşıt biçimde darbecilikle taçlandıranlarını en son 15 Temmuz’da tecrübe ettik.  

Zira ne topluma ne de değerlerine inandılar, siyasi tercihlerine ise asla saygı duymadılar.

Siyaset onlar için ancak tokmağı kendilerinde olan bir davul olabilirdi. Yalnızca onlar istediklerini çalıp söyleyebilirlerdi.

Tepeden inmeciydiler yani. Jakobendiler. Demokrasi ağızlarında yalnızca bir sakızdı.

Geniş bir taban bulamadıkları toplum namına ve ‘toplumsal iyi’ adına darbeciliğe soyunmaktan da çekinmezlerdi. Buram buram mühendislik kokuyorlardı.

Başarılı olamamaları ayrı konu, ancak neyi ima ettilerse yaşadığımız da hepimizin malumu.

“Oslo görüşmelerini yapanlar yargılanacak” dediler, 7 Şubat’ı yaşadık.

“Erdoğan uçakla Malezya’ya kaçacak” dediler, 17 Aralık’ı, Gezi’yi yaşadık.

“AKP yazı çıkartamayacak, 2017’yi göremeyecek” dediler, 15 Temmuz’u gördük.

Ne zaman “bekleyin, çooook güzel şeyler olacak çooook” deseler ya da imalarda bulunsalar, yeni bir kalkışma örneğiyle yüz yüze geldik.

Ya kulaklarına bir şey çalındığı için ya da taşeronlukları gereği bir yerlerden ihale aldıkları için, Nostradamusluğa soyunmaktan çekinmediler.

İşin aslı, kehanet de değildi dillendirdikleri. İmaları ve tehditleri aslında bizatihi yapmak istedikleriydi.

Fetullahçılığın ardından, şimdi, bu ‘türedi’ yapılardan emekli subaylar lokali görünümünde olanının (ki toplumsal temsili bu kadar düşük bir yapıda, o kadar rütbeli asker emeklisinin sahiden ne işi olur?) mensubu bazı isimler, henüz 15 Temmuz’un kanı kurumamışken birden bire sahne aldılar.

Hani şu ‘Aydınlıkçılar’ denilenleri.

Söylemleri yine tanıdık; ‘iç çatışma’, ‘kanlı bir kalkışma’, ‘TSK yönetime el koyacaktır’, ‘2017’de yeni bir hükûmet ihtiyacı’, ‘mafya diktatörlüğünün sonu’, ‘Asya Türkiye’de yobaz bir iktidar istemiyor...’

Peki, bize neyin haberini, hangi mesajı vermek istiyorlar?

Zira bu tür imalarda asla boş yere bulunmadıkları noktasında fazlasıyla tecrübeliyiz.

Şüphesiz bu söylemleri dillendirmelerinde, gerçekleşecek Yeni Anayasa Değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi ilk hedef.

Türkiye’nin statükoya hapsolması ve bir sistem değişimi yaşamaması noktasında ellerinden gelen direnci gösterecekler.

Olası değişikliklerin kendilerini tasfiye edecek bir süreci beraberinde getireceğini çok iyi biliyorlar.

Değişim sonrası, yüz yıllık hesaplaşmanın nihayete ereceğinin, ne toplum ne de devletin Soğuk Savaş ve vesayet artığı bu türden yapıları bünyesinde taşımayacağının fazlasıyla farkındalar.

Bunu istemedikleri gibi, geciktirmeye de çalışacaklar.

Öte yandan, haritanın yeniden çizilmek istendiği bölgemizde, giderayak Türkiye’nin enerjisini içeride tüketmeye devam etmesi ve bölgeden uzak durması adına bir de onlar ellerinden geleni yapmak isteyecekler.

Asıl hedefleri ise Avrasyacılık görüntüsü altında, kendilerini ve fikirlerini hiçbir zaman benimsememiş toplumu provoke ederek, Asya karşıtlığını yükseltmek olacaktır.

Konjonktürün getirisi olan Doğu’ya yönelim ve denge siyaseti arayışlarını böylece baltalamaya çalışacaklardır. Türkiye’yi yeniden mecburi istikamet olarak Batı yörüngesine oturtmaya zorlayacaklardır.

Yani yapacaklarıyla yine Batı kampına hizmet edeceklerdir.

Uyanık olmak ise yine bize düşüyor. Zira bizi düze çıkartacak reçete bellidir.

Ne Batı dünyasından tam bir kopuş ne de geleceğimizi tamamen Rusya ve Çin ile yakınlaşarak Doğu’da aramak...

Var olan gücünü ve etkinliğini yalnızca ‘devlete sızmaktan’ alan türedi kliklerin, grupların, örgütlerin değil, ehil ve emin kadroların yönetimine bırakılmış bir devlet...

İdealimizdeki ‘adalet devleti’ni yeniden tesis edecek meritokrasinin hâkim olduğu bir yönetim anlayışı...

Çıkar odaklı değil, ilkesel tutuma dayalı dış politika anlayışı...

Doğu ve Batı arasında bizi var ve yeniden ‘iddialı’ kılacak ilkeler bunlardır.

Geleceğimizi arayacaksak, bunu bir yerlere ‘yanaşarak’ değil, kendimiz olarak, bizi biz kılan kadim değerlerimiz üzerinde yeniden yükselerek aramalıyız.

Prens’in yazarı Machiavelli’in çağında, karşısına Kınalızade’nin Ahlâk-ı Alâî’si gibi zirve bir eserle çıkabilmiş bir toplumda, bunu başarabilecek birikim ve potansiyel fazlasıyla bulunmaktadır.