Buradasınız

Sadık Şanlı kullanıcısının resmi
Sadık Şanlı

Halep, hesaplar ve tarihin hükmü

Onlar, devleti ele geçirmeyi kafalarına koymuşlardı.

Kimsenin askerliğin hiçbir türlüsüne teveccüh etmediği bir dönemde, onlar çocuklarını bin bir hevesle askeri okullara göndermişlerdi.

Polisliğe de teveccüh göstermişlerdi. 

Bir gün kuracakları polis ve istihbarat devletinin yükünü, polis teşkilatına gönderdikleri çocukları çekecekti. 

Adalet de ‘düşmana’ bırakılamayacak kadar mühimdi. Hakikat adına değil, kendi gündemleri adına iş gören keskin kılıçları olacaktı. 

Bu sebeple, kendilerinden olanlara hukuk eğitimi aldırmış, hâkim ve savcı da yetiştirmeye başlamışlardı. 

Gizli ajandalarındaki ‘kendi devletlerinin’ inşası için öğretmenlik de onlar için çok kıymetliydi. 

Böylece yeni nesli istedikleri format ve formasyonla biçimlendirebileceklerdi. 

Hikâyenin buraya kadarki kısmı tanıdık gelebilir. Fetullahçılığı anlattığımız düşünülebilir. 

Ancak bu hikâye, Fetullahçılığı ancak ‘basit bir taklitçi’ konumuna düşürecek bir grubun, Suriye Nusayrilerinin hikâyesiydi. 

Suriye Nusayrilerinin 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlattıkları, on yıllarca sabırla, derin bir sessizlik ve hevesle yürüttükleri devlet içinde örgütlenme faaliyetleri, nihayet meyvelerini vermeye başlayacaktı. 

‘Beklenen gün’ adım adım yaklaşmaktaydı.

O gün geldiğinde işin başında olacak isim Hafız Esed, 1955 yılında genç bir pilot subay olarak Humus Askeri Lisesi’nden mezun olmuştu. 

1961 yılında Suriye Ordusu’ndan ihraç edilene kadar da subaylık görevini sürdürecekti.

Ordudan ihracı sonrası mücadelesini Baas Partisi’nin askeri kanadında oynadığı aktif rolle devam ettiren Hafız Esed, 1963 yılında gerçekleşen Baas darbesi sonrası 1966’da Savunma Bakanlığı koltuğuna oturmuştu.

1970’e gelindiğinde ise iktidarı tamamen ele geçireceği kansız darbenin liderliğini üstlenmişti.

Ülkede iktidar artık Arap milliyetçisi, sosyalist Baas’ın iktidarı değildi yalnızca. Varlığı adeta ‘Esed ailesi’nde müşahhaslaşan Nusayri azınlığın da iktidarıydı. 

20. yüzyılın ‘darbeci’, ‘ele geçirmeci’ ruhu, gasp edilmiş bir iktidar yoluyla Nusayrileri de nasiplendirmişti. 

Sonrası hepimizin malûmu. 

Ülkede 46 yıldır muhalefete nefes aldırmayan Nusayri Baas diktasının yönetimi süregeldi. 

Muhalifler parti kuramadı, örgütlenemedi. Biraz sesini yükseltenler, çok istihbarat örgütlü, Şebbihalı işkence tezgâhlarından geçirildi, hapishanelerde çürütülüp gün yüzü göremedi. 

1982’de Hama’da olduğu gibi, kadını, çocuğu, yaşlısıyla katliamdan geçirildi. 

15 Mart 2011’den itibaren de rejimin katliamlarının süreklilik kazandığı bir dönemi yaşıyoruz.

Son 5,5 yılın bilançosu en ağırı. Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 600 binden fazla katledilmiş insan, yaklaşık 6 milyonu ülke dışına çıkmış, bir o kadarı ülke içinde yer değiştirmiş mülteci nüfus, 100 bin dolaylarında rejimin esir aldığı, işkenceden geçirilmiş ve varlığından haber alınamayan insan… 

Son birkaç ayda ise rejimin ve uluslararası işbirlikçilerinin zulmünün ana hedefi Halep. 

Eylül ayı sonunda görüştüğüm bir Suriye Ulusal Koalisyonu (SUK) yetkilisi, iç savaş öncesi merkez nüfusunun 3 milyon dolaylarında olduğu Halep’in şimdilerde rejim tarafından kuşatılan bölgelerinde nüfusun 300 binlere kadar gerilediğini ifade etmişti. 

Söz konusu bölgelerde rejime en fazla üç ay daha direnebileceklerini, rejimin “kuşat, aç bırak, yok et, kontrol et” stratejisi uyguladığını ve bombardımanların hedefi olan hastanelerin çoğunun çalışamaz hale gelmesi nedeniyle ölü sayısının hızla arttığını belirtmişti.

Önceki gün görüştüğüm aynı yetkili, Halep’in doğusunda kendilerinin kontrolünde olan bölgelerin birer birer düştüğünü, kuşatma altındaki bölgelerde 200 bine kadar gerileyen nüfusun 25 kilometrekareye sıkıştığını ve insani yardımların da ulaştırılmasına izin verilmemesi nedeniyle topyekûn imhayla karşı karşıya kaldıklarını ifade etti. 

SUK yetkilisi, çok çarpıcı bir tespitini de paylaştı. Halep üzerinden rejim ve uluslararası aktörlerin “Suriye içinde bir Filistin inşa etmeye çalıştıklarını” belirtti. 

Rejimin, “Suriye’nin Gazze’si” olarak İdlib’i tasarladığını, muhalif unsurlar için burayı düşündüğü; pasif konumdaki Suriyeliler için de bir “Ramallah oluşturmak” adına şu an örtülü bir ateşkesin sürdüğü Dera’nın seçildiğini ifade etti. 

Ülkenin doğu-kuzeydoğu hattının rejim tarafından gözden çıkartıldığını ve PYD-YPG unsurlarına terk edileceğini, rejimin Halep’i kesinlikle gözden çıkarmayacağını ancak şehrin doğusunun sözünün ise –başarabilirse- ABD tarafından PYD-YPG unsurlarına terk edileceğini de söyledi. 

Tam da bu noktada, Türkiye’nin El Bab’da elde edeceği sonucun hayati önem taşıdığına vurguda bulunan SUK yetkilisi, El Bab’da Türkiye’yi durdurmak görevinin terör örgütü DAEŞ’e ihale edildiğine, bu sebeple Türkiye’nin ilerleme sağlayamaması adına DAEŞ’in acımasız bir direniş sürdürdüğüne dikkat çekti. 

Gelinen noktada, Türkiye’nin El Bab’da kontrolü sağlaması, aynı zamanda rejimle cephesel anlamda ilk kez karşı karşıya gelmesi ve sonrasında Halep’teki kuşatmanın yarılmasını beraberinde getirecektir. 

Bu noktada, Türkiye’yi içeriden durdurmayı hedefleyecek DAEŞ, saldırılarını Türkiye’nin içine taşıma isteğini bugünlerde yeniden ortaya koyabilir. 

Diğer yandan, Esed rejiminin hedefine dair dikkat çeken bir başka husus ise iç savaş öncesi on yıllar boyunca dünyada faaliyet gösteren hemen hemen bütün terör örgütlerinin ülke içinde yuvalanmasına izin verip terörden nemalanmasına rağmen, ülke muhalefetinin meşruiyetini sarsmak ve kendi katliamlarını meşrulaştırmak adına muhalefet unsurlarına yönelttiği ‘terörist’ ve ‘radikal’ ithamlarıdır. 

Son olarak Halep’te de görüldüğü üzere masum sivilleri, hastane, okul, fırın gibi temel insani ihtiyaçların giderildiği yerleri hedef alıp, daha fazla şiddet ve radikalleşmeye kapı aralamakta, ülkeyi daha fazla terörize etmektedir. 

Gelinen noktada, Suriye üzerindeki hesaplar ve saflaşmalar üç aşağı beş yukarı bellidir.

Gasp edilmiş bir iktidarı sürdürebilmek adına ülkesini cehenneme çevirmekte beis görmeyen zalim bir rejim, alabildiğine kanlı bir mühendislik ve ortaklıklarla varlığını tahkim edeceğini, kalıcı olacağını tasarlamaktadır. 

Uluslararası aktörler ise işlenen her türlü insanlık suçu karşısında üç maymunu oynamaktan da çekinmeksizin, Sykes-Picot düzeni güncellemenin peşindedir. 

Oysa, 15 Mart 2011, rejim ve Sykes-Picot düzeni adına yalnızca sonun başlangıcını ilan eden tarihtir. 

Süren mücadele ‘gün’ ihsan olunanlarla, ‘zafer’ ihsan olunacaklarıdır mücadelesidir. 

Tarihin hükmünü kesinleştirdiği günlerden geçiyoruz. 

Adaletin ve hakikatin çiftesi pek olacaktır.

Kadim şehrimiz Halep düşmemelidir. Halep için kıyam vaktidir!